
Hadin Çelik, beyaz renkli bir Toros’a bindirilerek ‘kaybedilen’ babası Abdülselam Çelik’i arıyor.
DİYARBAKIR – ‘Kayıp yakınları’ deyince çoğunlukla evlatlarını arayan ana-babalar geliyor akla. Diyarbakır’da ise bu kayıp acısı öylesine ‘çeşitli’ ki sonunda çocukluğundan beri kayıp babasını arayan Hadin Çelik’le konuşurken buluyorum kendimi. Hadin 27 yaşında, yüzü ışıldayan, gülümsemesiyle insanın içini ısıtan bir Kürt genci. 1993’te, 9 yaşındayken Lice’nin Kıpçak mezrasından Diyarbakır’a göç etmek ‘zorunda’ kalmışlar. Babası, Lice’de tütün yetiştirip satan 1950 doğumlu Abdüsselam Çelik, bu zorunlu göçten sonra ticaretle uğraşmaya başlamış. Maddi durumu iyi, çevresinde sevilen, ağırlığı olan bir adam. Aynı yıl, iki aileyi barıştırmak için yine Lice’ye bağlı Tepeköy’e gidiyor. Burada 7 yıl PKK’nin içinde kalıyor. Sonra da köyüne geri dönüyor.Jandarmada bir kaç gün gözaltında tutulduktan sonra serbest kalıyor. Sonrasını Hadin’in ‘çocukluk anıları’ndan dinleyelim.
‘JİTEM kafayı takmıştı’
“Babam dönünce çok sevinmiştik. 8 kardeş, anam hep bayram ettik. Babam PKK’den korkmuştu. O yüzden jandarmaya bir şey söylemedi. Gördüklerim benimle mezara gidecek diyordu. Jandarma komutanına da ‘Benim gördüklerimi siz zaten biliyorsunuz’ diye ifade vermiş. Bir mola sırasında etraflarının askerler tarafından sarıldığını ama hiç umursamadan aralarından geçip gittiklerini anlatmış, ‘Bir tek biz korktuk,PKK’liler hiç tedirgin olmadı’ demişti. Biz çok sonraları anladık ki, jandarmaya istedikleri istihbaratı vermediği için babama kafayı takmışlar. Bir süre sonra, amcamla birlikte yolda yürürken, Urfakapı’nın oralarda bir beyaz Toros’tan inen silahlı kişiler babamı zorla arabaya bindiriyor.” Hadin bunu Dağkapı’daki tarihi bir hanın içinde anlatırken, eliyle hemen oracıkta bir yeri gösterir gibi bir hareket yapıyor. Babası, bulunduğumuz yere birkaç yüz metre uzaklıkta görülmüş son kez. ‘Yok olmadan’ önce, son adımlarını attığı yolları yürüyoruz beraber. Hadin’in yüzünden gülümseme eksik olmuyor yine de… “Ertesi gün abimin nikâhı vardı. Dağkapı’ya da yengeme takı almaya gitmişti zaten. Amcam o an yanında değilmiş. Ama bir minibüs şoförü tanıklık ediyor. Savcı bu adamı çağırıp dinlememiş bile. Amcam karakollara, savcılığa başvuruyor. Yok, yok…”
‘Babam öldü mü?’
“Hayat devam ediyor” diyor Hadin, “4 ay sonra abimin düğününü yaptı bizimkiler. Çocukluğumdan beri babamın yokluğunu hissediyorum. Öldü mü babam, yetim miyim ben? Babası ölmüş arkadaşlarım perşembeleri mezara giderdi, üzülürdüm. Tamam öldürdünüz, bari verin bir mezarımız olsun. İnançlı insanlarız biz, babamın ruhunu nasıl şad edeceğiz?” Hadin şimdi iki çocuk babası. Babasını JİTEM’in kaçırıp öldürdüğünü ve İçkale’ye gömmüş olabileceklerini düşünüyor: “27 yılda 50-60 yıla sığacak olaylar yaşadım. Şimdi mezarımı istiyorum iki gözüm. Çocukken babamın mezarını göremedim, benimkiler dedelerinin mezarını görsün.” Hadin, sıkıca sarılıyor ayrılırken… “Yine gel abi” diyor, “misafir edelim seni”. Bunca iyi niyetiyle bu toplumun en büyük şanslarından biri olduğunu belki de bilmiyor ve Dağkapı’da İçkale’nin tersi istikamete doğru gözden kayboluyor.
‘Önce toprak altıyla yüzleşmek gerekiyor’
Dün gaztelerde çıkan ‘İnteraktif Toplu Mezar Haritası’, Kürt sorununun oldukça güçlü, simgesel bir görüntüsüydü. Kayıplar, faili meçhullerle dolu bir sorun dağıyla uğraşan İnsan Hakları Derneği’nin binası, ‘maalesef’Diyarbakır’ın en ‘işlek’ noktalarından biri. Genel Başkan Muharrem Erbey KCK’den tutuklu. Genel Sekreter Raci Bilici ve ‘Arşiv ve Dokümantasyon Birimi’ olarak gözükse de bir bakıma derneğin gözü kulağı Serdar Altan büyük bir gayretle çalışıyorlar. İşte o haritayı da hazırlayan Serdar Altan, İçkale kazıları başladığından beri kayıp yakınlarının yaptığı başvurular, bilgi isteyenler ve biz gazetecilerce kuşatılmış durumda. Herkese yetişmeye çalışırken sorularımızı da yanıtladı…
“30 yıldır devam eden savaşın etkileri, maalesef sadece rakamsal bazda vurgulanıyor, ölümler ‘istatistiki veri’ olarak işleniyor. Oysa her birinin altında, genç yaşta ölen gerillalar, analarının bağrından koparılan gencecik askerler, faili meçhule kurban giden masum siviller ve hâlâ bir umutla bekleyen kayıp yakınları var. Bu savaşta 40 bin insanımızı yitirdiğimizden çok söz ediliyor, ama ortada 40 bin ‘insan’ olduğu unutularak, kalanların acıları görmezden gelinerek. Çoğunun bir mezarı dahi yok. Pek çok cenaze, insanlık dışı bir şekilde topluca gömüldü. Biz bu ‘Toplu Mezar Haritası’nı hazırlarken, ülkede ne kadar çok ‘bilinmeyen acı’ olduğunu gördük. Her kemik, bize insanlığımızı hatırlattı. Ama bunların toplamı da yine bir hiç ediyordu. Çünkü bu mezarlar ortalık yerde durmaya devam ediyor.” Peki ne yapmalı? O haritayı Türkiye’nin tarihinde bir ibret vesikası olarak koruyup ama gündeminden söküp atmak için en doğru yol hangisi? “Başbakanımız, devletin ‘karanlık dehlizleri’nden bahsetti ya, işte bu toplu mezarlar ülkenin ‘karanlık dehlizleri’dir. Bu insanlık dışı uygulamaların ortaya çıkması ve daha sağlıklı bir sonuca ulaşmak için acil olarak, uluslararası normlarda bir ‘Hakikatleri Araştırma Komisyonu’ kurulmalı. Kürt sorunu çözülmek isteniyorsa, öncelikle toprak altındakilerle yüzleşmek gerekiyor.”RADİKA